< Güneş, Soner ve Öner anıldı
26.07.2006 - 12:28

Yılmaz Erdoğan'a açık mektup... - A. Eylül

"Genç ölümlerden" sen de sorumlusun!


Budalaca iyimserlik, hümanizmin kör eden duygusallığı, cahilce bir saflık... Bütün bunlar mazur görülebilir. Ancak bir halkın, bilinçli olarak inkarının ve imhasının sürdüğü yerde, ortaya duyarlı aydın sıfatının perdelemesi altında çıkıp, "durdurun şu savaşı" serzenişleriyle düzenden yana taraf olmak; işte bu mazur görülemez. Artık savaşın durdurulması istemini dile getiren her sözcük, bir mayın olmuş, katliamcı tarafın lehinde patlamayı beklemektedir. Gerçi sözcüklerin suçu yoktur ama kaleminden sözde barış damlayan yazarın elinde bütün sözcükler, düzen politikasının bir maşası olmaktan kurtulamamışlardır.

Yılmaz Erdoğan'ın 24 Temmuz günü Ertuğrul Özkök'ün onayıyla Hürriyet gazetesinde yayımlanan açık adresli mektubu, sözcüklerin kirli bir savaşa alet edilmesinin bir ilk örneği olmadığı gibi, kimliksizleşmiş bir "aydının" düzen politikalarını süslemelerle bezediği bir ilk metin de değildir. Ancak metne çarpıcı bir muğlaklık kazandıran, yazarın Kürt halkının özgürlük mücadelesini karşısına alırken kendi Kürt kimliğini bir propaganda malzemesi olarak kullanmasıdır.


Genç ölümler için akan timsah gözyaşları


Hürriyet gazetesinde yayınlanan mektup çok sayıda alt başlığa bölünmüş. Bu alt başlıkları sırasıyla ele almak çok önemli değil. Metnin bütünlüklü vurgusunu ise, genç insanların ölümü karşısında Yılmaz Erdoğan'ın yaşadığı üzüntü ve artık barışın gelmesi için savaşın durdurulması çağrısı oluşturuyor. Mektubun hemen başında, mektubun birine yazılmadığı ancak vicdanı olan herkese seslendiği dile getiriliyor. Ancak özellikle Kürtçe ve Türkçe arasındaki ilişkinin ele alındığı bölüm, mektubun kime yazıldığını açıkça ele veriyor. Deniyor ki bu bölümde "Türkçe resmi dildir, ancak Türkiye’nin güzelliği her dilde konuşabilmenin özgür" olmasıdır. Ama "Türkçe egemendir, resmidir, geçerlidir". Peki neden böylesi bir vurgu yapmaktadır Yılmaz Erdoğan? Bir Kürt burjuvası olarak bu toplumda ulusal sömürünün daha farklı yansımalarıyla karşılaşmadığı için mi? Bir Kürt burjuvası olarak sınıfsal sömürünün anlamını bilmediği için mi? Yoksa herbirini bilmesine, farkında olmasına rağmen, sınıfsal çıkarları bunu gerektirdiği için mi? Bazı soruların yanıtlarını vermek gereksizdir. Hele bir kişinin düşünce yapısına dairse bu yanıt yaşamı ve yaşamda ürettikleri, yanıt için yeterli veri verir. Yılmaz Erdoğan Kürt sorununu temsil ettiği sınıfın ihtiyaçları çerçevesinde ele alır, dolayısıyla kendi sınıfının çıkarları merkezli bir tutum içerisine girecektir. İşte bu yüzden yazdığı mektup, genç ölümlere yazılmış bir ağıttır, işte bu yüzden ona göre savunma için dahi öldürmek suçtur, işte bu yüzden onun için savaş -özgürlük için verilse bile bu savaş- yakışıksız, çirkin, anlaşılmaz ve durdurulasıdır!

Ama herşeyin ötesinde mektubun belki de en samimiyetsiz yanı Erdoğan'ın kendi tabiriyle genç ölümler karşısında duyduğu acıyı ifade ettiği satırlardır. Bu kirli savaşta 20 yaşında ölenler yalnızca onun acısını çektikleri ve gazetelerin manşetten verdikleri değildir. Kirli savaşta 12 yaşında 13 kurşunla katledilenleri de gördük yakın zamanda. Ve ana kucağında can veren bebeleri ve hiç yaşama şansı bulamamış olanları da gördük, görüyoruz. Ve üzülecek, kahrolacak ölüm varsa bunlar olabilir ancak. Ve dahası bu ağza sakız olmuş aydınca sorumluluk, bir takım toplumsal olaylara karşı duyarlılığın dışavurumuysa eğer, gerçekten sorumlu bir tutumun ifadesiyse, o zaman Yılmaz Erdoğan Uğur Kaymaz öldürüldüğünde, Şemdinli'de bombalar patladığında, köyler boşaltıldığında ve daha yaşanan binlerce işkencede, katliamda gözaltında kayıplarda neredeydi? Yılmaz Erdoğan kendi aydınlık yüzünü bir mektubun altındaki imzayla bir kez daha açığa çıkartmış oldu. Ne resmi ideolojiden bir adım ileri, ne de geri...


Ölüm sözcüğü ne zaman çirkin, ne zaman güzel?


Mektubun en etkileyici bölümü ise sözcükleri güzel ve çirkin olarak kategorilendiren bölümü. Ama nasıl da izafi bir kategorilendirme bu... "Teröristler ölü ele geçirildiler" "TSK'nın zaferi" vb. manşetleri büyük bir gururla atan burjuva medya ve mensubu olduğu sınıf için bile güzel ve çirkin ölüm ayrımı vardır. Yılmaz Erdoğan bunu bilmiyor mu sanki? Bir devrimcinin düşman karşısında göğsünü siper ederken ölmesine çirkin diyebilir miyiz? Sözcükler nasıl böylesine kategorilendirilebilir? Sözcüğün kullanıldığı cümleye bakmak gerekir, olayları yaşam içerisinde taşıdıkları anlamlar, insanları ise amaçları çirkinleştirir ya da güzelleştirir!


Bu politik bir mektuptur!


Yılmaz Erdoğan mektubunda siyaset yapmadığını belirtmiş. Son söz, elbette buna dair! Türkiye'nin içine girdiği son süreçte, doğru bir zamanlama ile bir mektup yazılmış ve bu mektupla, Kürt halkının bütün haklı ve meşru talepleri görmezden gelindiği gibi, mektupta örtülü bir anlatım kullanılarak ince bir alaya da başvurulmuş. Oysa Yılmaz Erdoğan'ın başından beri bildiğini herkes bilmelidir. Bu mektup nereye çekersen oraya gider bir mektup değil, açık bir politik mesajı olan ve süregelen kirli savaş içerisinde bütünlüklü bir tarafın ifadesidir. İşte tam da bu yüzden mektubu Ertuğrul Özkök onaylamış ve yine ilk alkışlayanlardan biri de Ertuğrul Özkök olmuştur.

Ancak bu girişimler boşadır. Geçmişin bıçkın delikanlısı Mükremin Abi, artık cepleri dolu bir Cumhur Abi olmuştur. Bundan böyle ondan insancıl olanı beklemenin bir anlamı olmadığı gibi, ağzından çıkan her insancıl cümlenin ardında bu düzenin çifte standardını aramak hiç de komplocu bir tutum olmayacaktır. Çünkü o düzenin istediği niteliklere vakıf bir aydındır ve düzenin "aydınları"nın sözcükleri kaygan bir kağıda yazılmış ve aslında çalıntıdır! Bundan böyle düzen cephesinden öldürülen herkesten Yılmaz Erdoğan da sorumludur! Düzenin aydınlarının, "aydınca sorumluluğunun" gereği de budur!


Üste